Three apples with  engraved hearts on wood background

Gökten üç elma düşmüş, hepsi elmalı turta olmuşlaaar…

Yarın ben 1 ve 0 ile düşünenlerin sorunları ile ilgileneceğim. Bugün ise, bir hayal dünyasından çıktım. Sanki zamanda yolculuk yapmış gibiyim. Henüz bu sihir bozulmadan, iki gündür konuşamadıklarımı yazmayı, hissettiklerimi bu şekilde paylaşmayı  tercih ettim.

Hayal okulunda aslında ben özgürlüğü öğrendim. Büyüdükçe her ne kadar uğraşsak da, kaybetmeye başladığımız; kalıplaşmış, sınırları belirginleşmiş, o sınırsız düşünce özgürlüğümü yeniden kazanmama neden olan bu iki gün, bana farklı bir farkındalık yarattı.

Bir araba satıp, iki levrek alacak kadar özgür davranmayı öğrendim. Ya da elde avuçta yokken, bir inekle elmayı takas edebilecek kadar çılgın olunabileceğini ve bunu söylediğin eşinin seni sevgiyle kucaklayabileceğini gördüm. Düşüncelerim özgürdü. Şekillerinden çıktı, zincirlerini kırdı. Aslında her anlattığımızın kendi hikayemiz olduğunu, kendi kelimelerimiz, duuygularımız, düşüncelerimiz ile anlatmadıklarımızın aslında kimseye dokunmadığını öğrendim. Hayata dokunabilmek için içinde olmanın, “an”da yaşamanın ne kadar önemli olduğunu fark ettim. En kabullenmek istemediğim sesleri, hisleri, kokuları bile kabullenmenin dünya ile, hayat ile uyum sağlamak olduğunu anladım.

Ve bunları ifade edebilmenin önemini ve elbette insan oğlunun hayal gücünün tek bir şans verilmeye ne kadar ihtiyacı olduğunu gözlerimle gördüm.  Sadece tek bir şans bile verildiğinde hayal dünyasının ne kadar genişleyebildiğini kulaklarımla duydum.

Zaten daha baştan belliydi, kapıdan içeri girerken gelen elmalı turta kokusundan…Bana annemin arkadaşları ile, gün yaptığı dönemlerde misafirlerini karşılama telaşını anımsattı Dilek’in telaşı…İlk gelenler genelde henüz bitmemiş hazırlıkların üstüne gelirlerdi, ben de öyle bir telaşın son hazırlıkların, koşturmacanın üstüne girdim o kapıdan içeri…Ailenin yaramaz çocuğu Turgay, arka odada derslerini çalışırken, ev sahibi en güzel elbiselerin giyinip, süslenip püslenip, hazır ve nazır misafirler beklenirken arada birinin aklına çayı demlemediği gelip, koştura koştura mutfağa gittiği, diğerinin çalan telefona baktığı, o arada  son bir defa kurabiyelerin, çöreklerin masa üzerindeki duruşunun kontrol edildiği, dilimlenmiş limon tabağının masanın sağ alt köşesine, yok yok ortasına konduğu, berikinin her kapı çalışında koşturup kapıyı açtıktan sonra, merdivenlere doğru merakla eğilerek, gelenlere kocaman sıcacık kucak açtığı “şey”e ben  “eğitim” diyemeyeceğim. Olsa olsa yılların dostları toplanmış bir Pazar günü, zevkle, heyecanla “kaynatma”ya geliyorlardı diyebilirim.

Share